Yazmayalı Bir Ay Olmuş

June 22nd, 2009

Şöyle bir baktım da, bloğuma bakmayalı bir ay olmuş. Hatta bir ayı da geçmiş. İçimde yazma isteğinin olmaması daha doğrusu kalmamasıyla ilgili bu uzaklığım. Tabii, yazma isteğinin kalmaması da “blog okuma” isteğimin bitmesiyle doğru orantılı ki bu daha üzücü benim açımdan. “Nerede çokluk orada bokluk” deyimini kanıtlar gibi her önüne gelenin blog yazmaya başlaması, depresyon tacirleri, duygu selleri… sıkıcı olduğu kadar yorucu da. Ve okunacak ilginç blogların giderek azalması… kötü.

Her neyse, arada bir sürü güzel şey oldu. Bunlardan en önemlisi sevgili Ceren & Teppei’nin evlilik kutlamasıydı. Sabahın beşine kadar gelin ve damatla birlikte bar bar gezip, dans ettik. Herhalde TR’de nikah kutlaması’nda Gür Akad’ın çaldığı ve gelin & damadın sahnede oynadıkları tek kutlama bu oldu.

agathachristie-tehminadurrani-torgnylindgren1

Yine bir sürü güzel kitap okudum (okumaya ara verme gibi bir şey zaten söz konusu değil, ölürken de elimde bir kitap olacak herhalde!), sinemada güzel filmler izledim, bolca gezdim, eğlendim. Düşünmeye, çalışmaya, yakın dostlarla bir arada olmaya devam ediyorum. Watchmen‘in çizgi romanını o kadar sevdim ki şimdi DVD’si hediye geldiği halde tadı kaçacak diye izlemeye korkuyorum.

watchmen-comicbook

National Geographic‘de yaz dönemi için, inanılmaz güzellikte yeni belgeseller var. Özellikle “Antik Mega Yapılar”ı kaçırmamaya gayret ediyorum. Televizyonu, DVD player ekranı olarak kullanmanın dışında izlemeye değecek pek az şeyden biri.

Bunun dışında, pek kıymetli Shinobi-chan‘ın ve kişisel depresyon anları‘nın hediye ettiği dorama ve animeler de hem gözüme hem ruhuma hitap ediyor hem de izleme zevkimi doyuruyorlar. Onlar olmasa ne yapardım, bilemiyorum!

Aklıma estikçe, böyle kısa kısa özet geçer gibi yazmaya devam edeceğim. Yazıyı güzel bir özlü sözle bağlamak istiyorum:

Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir.
Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar.
Uçamayanlar ise tavuk olur.
“Tavuk toplum” önüne atılan bir avuç yemi gagalarken,
arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.

“Sözün sahibini bilmiyorum, bilen lütfen haber versin” demiştim. NaKHaR‘dan geldi, söz Charles Darwin‘e aitmiş.

Türkan Saylan’a…

May 18th, 2009

O kadar çok ağlıyorum ki, bir duadan başka hiçbir şey yazacak hâlim yok.

Tanrı çobanımdır;
benim eksiğim olmaz.
Beni taze çayırlarda yatırır;
beni sakin sular boyunca yürütür.
Canımı tazeler;
kendi ismi uğrunda beni doğruluk yollarına yöneltir.
Ölüm gölgesi vadisinde gezsem bile, kötülükten korkmam.
Çünkü sen benimle berabersin;
senin çomağın, senin değneğin-
onlar bana teselli verir.
Düşmanlarım karşısında önüme sofra kurarsın;
başımı yağla meshedersin;
kâsem taşkındır.
Evet, hayatımın bütün günlerinde iyilik ve merhamet ardımca yürüyecek,
ve günlerin devamınca Tanrı’nın evinde oturacağım.

Koşuşturmaca

May 8th, 2009

Bloglarımı yeniden yayına soktum ama değil kafamı toparlayıp bir şeyler yazmak ya da bloğun düzenlemelerini yapmak; eşin dostun bloğunu reader’ımdan bile güç bela okuyorum. Hoş buna okumak bile denmez ya, scan edip geçiyorum, o kadar.

Babam mâlumunuz olduğu üzere, 2007′de ciddi bir ameliyat geçirmişti. Onun öncesinde, 2006′da böbrek ve ardından 2008′de de idrar yollarıyla ilgili sorunlar nedeniyle bıçak altına yatmıştı. Bayılıp ayılmayı çok mu sevdi nedir bilmiyorum, bu yıl da prostat ameliyatı olacak. Neredeyse iki haftadır, echo’suydu, testleriydi, bilmem nesiydi, doktorunun istediklerini tamamlamaya çalışıyoruz. Ameliyat tarihi (büyük ihtimalle sonbaharda olacak ama) henüz belli değil.

Annem de bu yıl çarpıldı! Dedemin (annemin babası - anneanne tarafında yok böyle bir şey) boktan genleri yüzünden bana da geçmiş, şekil bozukluğuna sahip ve hiç çalışmayan tiroid bezlerimiz ve  hipotiroid rahatsızlığımızla yaşamaya alışırken, bir de bahar ayları nedeniyle azan alerjileri, soğuk algınlığının ardından gelen faranjiti ve reflüsü derken… Günlük yaşantım bezdirici bir hal aldı.

Tek kurtarıcım filmlerim, müziklerim, kitaplarım. Onlar da olmasa bir katliam yapmaya kalkmam işten bile değil.

x-menorigins-wolverine

Sevdiğim birkaç eski kitabı yine elimin altına koydum; yenilerini de aldım tabii ki. Birer hafta arayla, sinemada iki ayrı blockbuster‘ı gösterime girdikleri gün, ilk matinelerinde izledim. Bunlardan ilki; X-Men Origins: Wolverine. İkincisine ise daha bu sabah gittim: Star Trek. Her ikisini de serilerinin meraklılarına ısrarla tavsiye ederim.

startrek-movie2009

Hell yeah, i’m back baby!

mini-me-7

Önce google/blogger sapıttı, ardından DNS ayarlarım. Ailenizin Tanrıçası olarak bendeniz, sabırlıyımdır ama peygamber değilim.

Alan adlarımı nasıl daha önce aldıysam, bu defa da alanlarımı satın aldım. Sevgili Merush sağolsun, onun çabaları ve yardımı sayesinde; benim de artık yalnızca kendime ait [google'a, ona, buna hesap vermeyeceğim] bir yerim var.

Henüz her şey tamamlanmış değil. Örneğin siz blogger arkadaşlarımın linklerini ekleyemedim. Ama yavaş yavaş hepsini yerine oturtmayı başaracağım. Tıpkı, uzun zaman aradan sonra yeniden alışmaya çalıştığım, WP dashboard’ı gibi.

Evet, nerede kalmıştık?

Muhteşem Bir Alıntı

April 30th, 2009

Günün Özlü Sözü konseptini, arada bir, aklıma estikçe, günün mânâ ve ehemmiyetine uygun olmasına dikkat ederek kullanıyorum. Bugün de o günlerden biri. Çeviri yok. Kaynağını yazıyorum ama özellikle açıklama gereği duymuyorum. Anlayanlar anlamayanlara anlatsın.

Fotoğraf: JoJones

But he said to me, ‘My grace is sufficient for you, for my power is made perfect in weakness.’ Therefore I will boast all the more gladly about my weaknesses, so that Christ’s power may rest on me. That is why, for Christ’s sake, I delight in weaknesses, in insults, in hardships, in persecutions, in difficulties. For when I am weak, then I am strong.

Corinthians 12:9-10

Fotoğraf: Eldad Hagar

For talentless jerk.

Bir Mim ve Diğer Şeyler

April 16th, 2009

Pazartesi sabaha karşı, “Haftanın Güzelleri“ni oluştururken gerçekten keyfim son derece yerindeydi. Öğlene doğru, ülkede olup bitenlerden haberdar oldukça tepemin tası öyle bir attı ve keyfim öylesine kaçtı ki anlatamam. Ama akıl ve ruh sağlığımı korumak adına, maymunluk yapmaya devam ettim. Çünkü öncelikle kendi akıl ve ruh sağlığımı korumakla mükellefim. Kendimi kaybetmenin ne bana ne de yakın çevreme bir faydası olur.

Mâlum konularda susacağım, yazmayacağım. Çünkü düşüncelerimi açıkça ifade etmemin, bir kişiyi bile aydınlatmayacağına, değiştirmeyeceğine dair sarsılmaz bir inancım var artık. Gırtlaklarımıza kadar, hani şu Malatya’da kestikleri gırtlaklarımıza kadar, boka batmış bir haldeyiz. Bunca boktanlığı temizleyecek herhangi bir temizlik malzemesi bilmiyorum. “Yıllarca savaştı sonunda muhtaç kaldı” gibi insanlık dışı, bayağılık abidesi, zavallılık göstergesi manşetler atanların şakşakçılarına; neyi, nasıl anlatabilirsiniz ki? Üstelik niye anlatıp güzel dilinizi kirleteceksiniz ya da kafanızı yoracaksınız? Siktir etmek en güzeli. Yalnızca insan olana laf anlatılabilir, gerisi yalan.

Bu konuda söyleceklerim bu kadar.


Shinobi-chan, memlekete kesin dönüş yaparken Megami-sama’sını unutmamış. Corto Maltese‘i ve not defterlerini çok sevdiğimi bildiğinden, Hugo Pratt‘in suluboya çizimleriyle süslenmiş nefis bir not defteri; bir de üstünde San Michele in Foro katedralinin fotoğrafı olan bir ayraç hediye etti bana. Buradan kendisine bir defa daha teşekkür ediyorum.


Gelelim Pandoracığımın beni de bulaştırdığı mime: Eğer Erkek/Kadın Olsaydın, Ne Yapardın, Ne Yapmazdın?


Pandora‘ya ve diğer blogger arkadaşlara, beni mimlemenin bugünden itibaren 6 ay boyunca yasak olduğunu belirterek, konuyla ilgili düşündüklerimi özetleyeyim:

1000 defa dünyaya gelsem, 1000 defasında da “dişi” olmayı tercih edecek bir insanım. İnsan dışında başka türlerde de (hayvan, bitki) gelsem, yine “dişi” olmayı isterim. Şimdiki algımla, nasıl bir erkek olurdum sorusunun yanıtını veremem ya da neler yapıp yapmayacağımı bilemem. Ne söylesem, şu anki kadın algısı ve bakış açısıyla olacağından hepsi yalan olur.

Ama bu konuda ne hissettiklerini ya da düşündüklerini merak ettiklerim var: Lady Lazarus; DIAGONAL; Handan; Pretty in Pink-> Mimlendiniz!

Haftanın Japon Güzelleri

April 13th, 2009

Haftaya başlarken son derece keyifli ve mutluyum. Bu pozitif hâlimi sizlerle paylaşmak istedim ve bu haftanın güzellerini, en sevdiğim Japon aktörlerinden seçtim. “Bir numara” dışında hepsine yorum yapmakta serbestsiniz, baştan söyleyeyim de, uyarmadı demeyin! :-p

İlk sırada; bu blogda fotoğraflarına daha önce de yer verdiğim, büyük aşkım Masaya Katô var.

İki numarada; herkesin sevgilisi, deri değiştiren bir yılan gibi rahatça bir karakterden sıyrılıp bir başkasına bürünebilen, Japon değil de Avrupalı ya da Amerikalı olsa, oyunculuğuyla şimdiye kadar bizim Jackie Boy‘un rekorunu çoktan geçmiş olacak Tadanobu Asano yer alıyor.

Üçüncü sırayı; kendisini ilk defa Kar-wai Wong‘un Duoluo Tianshi ve Chongqing Senlin filmleriyle tanıdığımız, Zhang Yimou‘nun Shi Mian Mai Fu’suyla gönüllerimize taht kuran Takeshi Kaneshiro‘ya verdim.

Dördüncü aktör, Festival’de daha geçen hafta izlediğim Auitemo Aruitemo‘da mükemmel performansıyla göz dolduran, sarkastik tavırları ve gülümsemesiyle baş döndürücü Hiroshi Abe.

Beş beş beş; ilk olarak Azumi‘nin psikopat kılıç ustası Bijomaru Mogami rolünde dikkatimi çeken, Chi to Hone, Shinobi: Heart Under Blade ve Mushishi gibi filmlerdeki rolleriyle yükselişte olan Jô Odagiri.

Number 6; henüz 21 yaşındayken Takeshi Kitano‘nun Kidzu Rîtan‘ında başrol oynayan, ardından Botaru Rowaiaru, Akakage, 46 Okunen no Koi ve Sukiyaki Western Django gibi yapımlarda yer alarak, sektörde ağırlığını koyan Masanobu Ando.

Yedinci sırayı verdiğim aktör; pek sevgili arkadaşım Ceren-chan ve onun gibi “baby face“severler için özel olarak geliyor: Taboo, Izo, Rampo Jigoku ve 46 Okunen no Koi‘de göründüğü sahnelerde güzelliğiyle, insanın dikkatini dağıtan ve filme odaklanmayı zorlaştıran Ryûhei Matsuda.

Sekizinci ve son sırayı ise; eski günlerin anısına ve Tampopo‘nun hatırına Ken Watanabe‘ye ayırdım.

Herkese mükemmel bir hafta dilerim! :o)


Inti İllimani-La Mariposa

Bu sabah, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında, NTV Belgesel Kuşağı‘ndan seçtiğim bir yapımı izledim: Inti Illimani, Dove Cantano Le Nuvole.

Aslında, Festivale dair son birkaç yıldır yaptığım şey şu: Japon Sineması‘nın seçkin yapıtlarını işaretliyorum ve yalnızca onları izlemeye zaman ayırıyorum. Hatta bu yılkilerden iki tanesini Megami Sama’s Blog‘da yazdım bile: Aruitemo Aruitemo; Saikaku Ichidai Onna.

Japon Sineması haricinde, eğer programda varsa, Güney Kore, Tayland, Çin, Taiwan Sinemaları‘ndan örnekler ilgimi çekiyor. Bir de belgeseller.

Bu yıl, Theo Angelopoulos‘un 2004 yılında ilk filmini [Trilogia I: To Livadi Pou Dakryzei] çektiği üçlemesinin, ikinci filmi I Skoni Tou Chronou‘yu da izlemeye heveslendim. Film, festival programından kaldırıldı! The Last Temptation of Christ‘ın İsa’sı; Platoon‘un ÇavuşElias K. Grodin‘i; The Boondock Saints‘in gerekirse travesti gibi gezen, gay FBI ajanıPaul Smecker‘i Willem Dafoe‘yu bu filmde de başrolde izleyecektim, olmadı.

Yine izlemek istediğim halde; günleri ve saatleri, günlük yaşantıma uymadığı için bilet alamadığım: Los Bastardos, Perro Come Perro ve Control Alt Delete, bu sene kaçırdıklarımdan.


Belgesele gelince; geleneksel Latin Amerika halk müziği ile rock formunu birleştiren nueva cansion akımının, neredeyse 40 yıldır en büyük temsilcisi sayılan ve müziğini yapmaya 1973 - 1988 yılları arasında Şili dışında sürgünde de olsa devam eden; 18 Eylül 1988 sabahı vatanlarına kavuşan Inti Illimani‘yi anlatan 79 dakikalık olağanüstü bir çalışma.

Neredeyse tamamını gözyaşlarıma hâkim olamayarak izlediğim belgesel, yalnızca grubun değil; Şili halkının Pinochet zulmünü yenişinin öyküsü gibi. “El pueblo unido jamás será vencido” (**) sözünü ruhuna ve genlerine işlemiş bir milleti kim/nasıl yenebilir ki?!

Inti Illimani‘nin yukarıda podcast olarak yer verdiğim, İspanyolca “kelebek” anlamına gelen parçası “La Mariposa“yı; 7 Nisan’da doğum gününü kutlayan, has kan kardeşlerimden biri olan Loststone‘un gecikmiş bir doğum günü armağanı niyetine kabul etmesini rica ediyorum.


Sabah belgesel, akşam eğlence… Akışa bırakmanın gerekliliği ve güzelliğinden sıkça bahsediyorum ya; bu akşam da, Ters Ninja‘nın Landlord‘uyla Soundtrack Gecesi yapacağız. Kendisine bu akşam için ufak birkaç sürprizim de olacak.

Fotoğraf: The Glory of Christ - Stephen B Whatley

Sonrasında, birkaç günlüğüne bloğumla pek ilgilenmeyeceğim. Çünkü, zaten bir süredir devam eden perhizim Cuma günü The Good Friday‘e bağlanacak ve Pazar günü de Diriliş Bayramı‘nı kutlayacağız. Daha önce bu konularda yazılarım olduğu için, tekrar bahsetmeyi istemiyorum. Herkese güzel bir hafta sonu dilerim, esenlik sizinle olsun!

(*) “Inti Illimani, Bulutların Şarkı Söylediği Yerde
(**) “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez

Kızılderili Adım

April 6th, 2009

Pandoracığım, beni uzun zaman önce mimlemişti ve büyük ihtimalle unuttuğumu ya da atladığımı sanıyor, ama unutmadım!

1) Kendinize en uyan Kızılderili adı ne olabilir?

2) Sizinle özdeşleşen, size en yakın hayvan hangisidir? Neden bunu seçtiniz?

Mim sorularını hemen yanıtlayayım:


1. Kendime yakıştırdığım Kızılderili ismi Ay ışığında kurtlarla koşan. Bu ismi seçme nedenim, hem agresif yapıma uyması, hem yabanî yönümü vurgulaması ve hem de asıl adımla bağlantılı olması. Tabii bu adı almamda, Clarissa Pinkola Estés‘in, vakt-i zamanında okuyup etkisinden uzun süre çıkamadığım kitabı Women Who Run With the Wolves: Myths and Stories of the Wild Woman Archetype‘ın [Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler] da etkisi büyük.


2. Her ne kadar iyi bir kedisever de olsam, özümde köpek ruhu taşıyorum. Bunu uydurmuyorum; bugün hâlâ Çin, Japonya, Taiwan, Tayland, Güney Kore gibi ülkelerde kullanılan Çin Takvimi de aynısını söylüyor. Bu nedenle, eğer bir hayvan olsaydım köpek olmayı isterdim.

Şimdi adını yazacaklarım kaleye mum diksin, pardon, mim yazsın: Arzu Pınar; Shinobi-chan; Fatoş Beyrut; Esther ve Pretty in Pink-> Mimlendiniz!

Zamanı

April 5th, 2009


Şimdi; Onitsuka Tiger‘ları ayağa geçirip, güneşli sabahlarda uzun yürüşler yapmanın…


Ahbaplarla rahatça sohbet edebilinecek güzel mekânlarda kahve molaları vermenin…


28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nden seçilmiş filmleri izlemenin…


Bazı geceler kendini akışa bırakıp, ân’ın tadını çıkarmanın…

Tam zamanı!